Sözde sabah ilk trenle gidip, günü birlik bir gezi yapacaktım. Akşamdan kalma kafayla kalkmak ve gitmek ayrı bir meziyetti ama 2 dakikayla treni kaçırdım. Sonra ki trenle Viyana’ya gittim. Aklınızda bulunsun diye söylüyorum; Önceki gün aldığım 26 yaş altı indirim kartı ile tren yolculuğunu biraz daha ucuza getirdim. Aklınızda bulunması gereken diğer bir konuda tren istasyonlarında bekleyen fosforlu yeşilli yelekler giymiş ağabeyler. Nedense turist büroları kapalıydı ve bu ağabeyler bön bön etrafa bakan kişileri seçip yanlarına gidip "Turist bilgi noktası benim. Nasıl yardımcı olabilirim?" diyorlar. Şaşırmayın, gerçek anlamda turist danışmanları onlar. "Gezmeye geldim ama Viyana’yı kuşattığımızdan ötesini bilmiyorum. Çok değişmiş diyorlar. Gerçeklik payı var mıdır?" diye sordum. İlla o şaşırtacak değil ya. Önce bir harita çıkardı, şehrin tarihi merkezini ve nasıl gideceğimi anlattı, harita üzerine de çizdi, karaladı falan. Sonra istemesem de bilet almama yardımcı oldu. Bozukluğum yoktu, para bozdu geldi. En sonunda çok kral adammışsın diyerek ayrıldım yanından.
Öncelikle metro ve bilumum vesaitte boğuldum. Sonra gün yüzüne çıktığımda heykellerin Rusça yazılarla ve Türk korkusuyla dolduğunu gördüm. Gerek heykellerde gerekse resimlerde Türk orduları saçı ve bıyığından başka kılı olmayan, soluk benizli, iri yarı, avret mahalleri kürklerle örtülmüş şekilde tasvir edilir. Avrupa’da gördüğüm örnekler bu şekildedir. Bunların da her zaman öncü birliklerimiz olan Deliler olduğunu düşünürüm. Deliler derken hastalıktan ziyade gözü korkusuz, her türlü savaşa önde giren bir taburdan bahsediyorum. Bu heykel ve resimleri yapanlar veya onlara anlatan ozanlar Deliler’den ötesini görememiş olmalılar. Bu paragrafı yazmamın asıl sebebi bir kilise kapısında papaz heykelinin ayakları altında yatan yarı çıplak adamın üç hilalli kalkan taşıyor olmasıdır. Bu korkularının göstergesidir. Denizde hiçbir zaman güçlü olmamamıza rağmen (örn. İnebahtı Sakal Traşı) İtalyanlara "Mama il Turchi" dedirtmiş bir milletiz. Korkutmaktansa sevilmeyi isteyen bir milletiz bunu da böyle bilsinler.
Bütün günü sokaklarda gezerek ve fotoğraf çekerek geçirdim. Etrafımda konuşulan Türkçe nedeniyle kendimi başka bir ülkede gibi hissedemiyordum. Güneş görünürden kaybolmaya başladığında hava da sıcaklığını yitirmeye başlamıştı. Geldiğim yoldan Graz’a döndüm ve iki geceyi daha Graz’da geçirdim.
14 Ekim 2010 Perşembe
10 Ekim 2010 Pazar
Plansız İtalya Avusturya -Bölüm 3-
Gece 1 suları Venedik’ten geçiyoruz umuduyla kalkıp baktım ama karanlıktan başka bir şey göremedim. Sabah Bruck an der Mur’a varmıştık. Burada inip başka trene binmem gerekiyordu. Graz kafilesi olarak trenden indik ve herkes mal mal etrafa bakıyordu. Nereye gitmek istediğini adamın gözünden anlayan bilet kontrolcüsü bi Japon çocuğu göstererek "Graz, Graz!" diye bağırdı ve bütün kafile çocuğun peşine takıldı. Graz’da üniversite okuyan gençlerden olmalıydı ama İngilizce bilmiyordu. Almanca bildiğinden de şüpheliyim. Bir süre çocuğu takip ettik sonra Allah’ın verdiği Japon çevikliğiyle ani bi depar attı. Önce kafileye sonra çocuğa baktım. Kafilede hareketlenen yoktu, bende bari çocukla aramızdaki bağı koparmayayım diyerek koşmaya başladım. Graz treninin zamanını öğrenmek için monitörlere bakmaya koşuyormuş. Kafilede bir telaşla yetişti bize ama trene daha çok süre vardı. Bekleme ve tren yolculuğunun ardından sabah saatlerinde Graz’a varmıştım. Elimdeki adres ve zihnimdeki harita görüntüsü ile arkadaşımın kaldığı öğrenci yurdunu buldum ve şansıma bir başka arkadaşım da orada kalmaktaydı. İkisi de Graz Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmaktaydılar ama şu an sadece Almanca hazırlık görüyorlar.
Yaklaşık bir haftamı onların yanında geçirdim ve bol bol Graz’ı gezdik. Küçük Almanya olan Avusturya’da sadece Türkçe ile yaşamanız mümkün. Arkadaşlarını başka bir ülkede görmek güzel bir duygu. Graz soğuk olmasına rağmen hoşuma gitti ve daha önce gittiğim yerlere göre daha pahalı bir şehir. Arkadaşların bisikletini sürme fırsatım da oldu. Düz ve bisiklet yolları olan bir şehir olduğu için bisiklet sürmek çok eğlenceli. Tabi orada pek eğlence amaçlı kullanılmıyor. Graz’a dair aklında kalan en önemli olay nedir diye sorarsanız Efes’tir derim. İspanya’da görmediğim Efes, orada pahalı da olsa bulunabiliyordu ve diğer biralardan çok farklı bir tadı olduğunu hatırlattı.
Yaklaşık bir haftamı onların yanında geçirdim ve bol bol Graz’ı gezdik. Küçük Almanya olan Avusturya’da sadece Türkçe ile yaşamanız mümkün. Arkadaşlarını başka bir ülkede görmek güzel bir duygu. Graz soğuk olmasına rağmen hoşuma gitti ve daha önce gittiğim yerlere göre daha pahalı bir şehir. Arkadaşların bisikletini sürme fırsatım da oldu. Düz ve bisiklet yolları olan bir şehir olduğu için bisiklet sürmek çok eğlenceli. Tabi orada pek eğlence amaçlı kullanılmıyor. Graz’a dair aklında kalan en önemli olay nedir diye sorarsanız Efes’tir derim. İspanya’da görmediğim Efes, orada pahalı da olsa bulunabiliyordu ve diğer biralardan çok farklı bir tadı olduğunu hatırlattı.
9 Ekim 2010 Cumartesi
Plansız İtalya Avusturya -Bölüm 2-
Saat 15, İtalya Milano Malpensa havaalanı, İspanya’nın sıcak ve güneşli havasından sonra buranın kapalı gökyüzü bunaltıcı geldi. Avrupa içinde olan bir ülkeden geldiğimiz için vize kontrolü yoktu ama marka kontrolü vardı. İnsanoğlunun değişimine tanık olmak çok özel bir duyguydu. Kafalarımızda oluşturduğumuz gerçekte var olmayan ülke sınırlarını kaldırsak bile başka sınırlar koyabiliyoruz. Bu sefer de korsan ürün sınırlamasındaydık. Üzerinizdeki eşyaları süzen iki silahlı erkek polis tarafından üzerinizde kopya marka olup olmadığına bakılıyor. Eğer şüphe daha fazlaysa bavulunuzu açmanızı bile istiyorlar. Pahalı markaların sertifikalarını görmek istiyorlar. Bir bayanın çantasından sertifika çıkarttığını da gördüm. Siyah renkli insanlara ayrı bir ilgi gösteriyorlar. Ben geçerken gözlerinin kenarıyla bile bakmadılar.
Terminaldeki tabelalardan da görebileceğiniz gibi merkez tren istasyonuna (Milano Centrale) gitmek için iki seçeneğiniz var; otobüs ve tren. Trende aktarma yapmak gerektiğini düşündüğüm için otobüsü tercih ettim. 1 saatlik yolculuğun ardından merkezdeydim. Devasa tren istasyonuna bakmaktan kendimi alamıyordum ama kalacak bir yer bulmalıydım. Aslında bu kadar plansız yola çıkmazdım ama birine güvenmiştim. Yine de bu Avrupa Gönüllü Hizmeti sağ olsun, Milano yakınında bir kasabada kalan bir arkadaşım daha vardı. Telefon kartlarını tekeline almış bir amcanın yardımıyla arkadaşımı aradım. Amca kartta ne kadar kontör olduğuna bakıyor, sonra ne kadar kaldığına bakıyor ve harcanan tutarı istiyordu. İspanyolca ve İtalyanca arasındaki benzerlik de çok işime yaradı. Hem anlamak ve hem de anlatabilmek çok kolay oldu. İtalya hakkında ilk izlenimim köşe başı dilim pizzacılarıyla, takım elbiseyle Vespa kullanan insanlarıyla ve kırmızı ışıklarda motosiklet yığını haline gelen motosiklet sevdalarıyla çok hoşuma gitti.
Gece Arona, göl kenarında minik bir tatil kasabası ama minik dediğime bakmayın benim kaldığım kasabaya göre büyük bir yer. Bütün yorgunluğuma rağmen Irish Pub’da canlı müzik varmış hadi gidelim dediler ve bu kadar yolu uyumak için gelmedim diyerek devam ettim. Arkadaşım, 4 AGH gönüllüsü ile birlikte aynı evde kalmaktaydı ve benim için de fazladan yerleri vardı. İlk gece tanışma, sohbet ile geçti ve geceyi nasıl oldu bilmiyorum barda çalışan elemanın evinde noktaladık. Tek hatırladığım zift karası bir kedisi ve çok soğuk bir evi olduğuydu ve Grappa diye çok sert bir içki içtikleri. Sonrasında alkollü bir şekilde, organizasyonun gönüllü arkadaşlara tahsis ettiği arabayla eve dönmek için yola çıktık ve kaza yaptık. Kaza sonrasında gülmekten hasar analizi yapamadık. Sabah jantın yamulduğunu fark ettik. Kazayı yapan arkadaş İspanyol’du ve onunla İspanyolca konuşmak güzeldi. Ayrıca yılbaşında İspanya’da yalnız kalacağımı söyledim ve beni alıp yılbaşı partilerine götüreceğini söyledi. Burada yılbaşında aileden ayrı, yalnız kalmak acınası bir durum.
8 Ekim 2010 Arona
İlk kez plan yapmaya başladım, Milano’da ki hostelleri araştırıyordum ama aklımda Graz’a gitmek vardı. Günü Arona’yı gezerek geçirdim ve acıktıkça pizza yedim, genelde salçalı ekmek diyebileceğimiz şekilde pizza yapıyorlar. Göl kenarında olması çok hoşuma gitti. Küçük bir yer olmasına rağmen Türk restoranı eksik değildi. Akşam evdeki gönüllülerden birinin fotoğraf sergisine gitmek için yola çıktık ve bu sefer kızlardan biri sürüyordu arabayı. "O çocuğa bak!" derken yanlış yola saptı kız ve bol bol tur attık. Gittiğimiz yerde orada yaşayan başka bir Türk’le karşılaştık. 3 aydan sonra yavaş yavaş Türkçe konuşmaya başlamak güzel geliyordu.
Evde Milano hostellerinin listesini çıkardım ve yarın Milano’ya gitmek için hazırdım. Evin altındaki barın gürültüsüne hiç aldırmadan anında uyumuşum.
9 Ekim 2010 Milano
Caner arkadaşım sağ olsun çok güzel ağırladı beni. Sayesinde sokakta kalmadım daha ne olsun? Ayrıca yemekler ve eğlence de çabası. Son bir de Milano rehberliği yaptı bana. Milano kalabalık, hareketli ve bol motosikletli bir şehir. Taşaklarına basınca şans getirdiğine inanılan boğasından, güvercinli Leonardo Da Vinci’sine kadar birçok fotoğraf çektim. Şaşkına çeviren devasa tren istasyonunu geniş açılı alamamışım ama fotoğrafla olacak iş değil, gidip görmek lazım.
Akşam, trenle Avusturya’ya doğru yola çıktım. Venedik üzerinden geçecektim ama dönüşte uğrarım düşüncesiyle bileti doğrudan Avusturya’ya aldım. Tren yataklıydı ve öyle Edirne-İstanbul arasındaki gibi yatakları kaldırıp normal koltuk gibi kullanalım dememişlerdi. Adeta otel havasında olan bu trende temiz çarşaflar yatakların üzerinde bekliyordu ve su ikramı da oldu. Avrupa’da ikram ender rastlanan bir olgudur. Kaldığım kompartımanda, nereden geldiğini anlamadığım bir sürü dil konuşabilen ama benim bildiklerimden hiçbirini konuşamayan bir çift vardı. Anında yataklarını hazırlayıp, pijamalarını giyip, ışıkları söndürüp yattılar. Ben de daha saat 9 nereye yatıyorsunuz demeden onlar gibi yattım ama bir türlü uyuyamadım. Tren hırsızlıklarını düşünmek de ayrı bir uyku kaçırıcı etken. 10 saat karanlık bir odada hangi yöne gittiğimizi bile anlamaz bir halde uyumamaya çalışıyordum. Bilet kontrolcüsü biletimde başka bir yer yazmasına rağmen Graz’a gideceğimi anladı ve "İnmen gereken yere yaklaştığımızda kapınızı tıklatıcam." dedi.
Terminaldeki tabelalardan da görebileceğiniz gibi merkez tren istasyonuna (Milano Centrale) gitmek için iki seçeneğiniz var; otobüs ve tren. Trende aktarma yapmak gerektiğini düşündüğüm için otobüsü tercih ettim. 1 saatlik yolculuğun ardından merkezdeydim. Devasa tren istasyonuna bakmaktan kendimi alamıyordum ama kalacak bir yer bulmalıydım. Aslında bu kadar plansız yola çıkmazdım ama birine güvenmiştim. Yine de bu Avrupa Gönüllü Hizmeti sağ olsun, Milano yakınında bir kasabada kalan bir arkadaşım daha vardı. Telefon kartlarını tekeline almış bir amcanın yardımıyla arkadaşımı aradım. Amca kartta ne kadar kontör olduğuna bakıyor, sonra ne kadar kaldığına bakıyor ve harcanan tutarı istiyordu. İspanyolca ve İtalyanca arasındaki benzerlik de çok işime yaradı. Hem anlamak ve hem de anlatabilmek çok kolay oldu. İtalya hakkında ilk izlenimim köşe başı dilim pizzacılarıyla, takım elbiseyle Vespa kullanan insanlarıyla ve kırmızı ışıklarda motosiklet yığını haline gelen motosiklet sevdalarıyla çok hoşuma gitti.
Gece Arona, göl kenarında minik bir tatil kasabası ama minik dediğime bakmayın benim kaldığım kasabaya göre büyük bir yer. Bütün yorgunluğuma rağmen Irish Pub’da canlı müzik varmış hadi gidelim dediler ve bu kadar yolu uyumak için gelmedim diyerek devam ettim. Arkadaşım, 4 AGH gönüllüsü ile birlikte aynı evde kalmaktaydı ve benim için de fazladan yerleri vardı. İlk gece tanışma, sohbet ile geçti ve geceyi nasıl oldu bilmiyorum barda çalışan elemanın evinde noktaladık. Tek hatırladığım zift karası bir kedisi ve çok soğuk bir evi olduğuydu ve Grappa diye çok sert bir içki içtikleri. Sonrasında alkollü bir şekilde, organizasyonun gönüllü arkadaşlara tahsis ettiği arabayla eve dönmek için yola çıktık ve kaza yaptık. Kaza sonrasında gülmekten hasar analizi yapamadık. Sabah jantın yamulduğunu fark ettik. Kazayı yapan arkadaş İspanyol’du ve onunla İspanyolca konuşmak güzeldi. Ayrıca yılbaşında İspanya’da yalnız kalacağımı söyledim ve beni alıp yılbaşı partilerine götüreceğini söyledi. Burada yılbaşında aileden ayrı, yalnız kalmak acınası bir durum.
8 Ekim 2010 Arona
İlk kez plan yapmaya başladım, Milano’da ki hostelleri araştırıyordum ama aklımda Graz’a gitmek vardı. Günü Arona’yı gezerek geçirdim ve acıktıkça pizza yedim, genelde salçalı ekmek diyebileceğimiz şekilde pizza yapıyorlar. Göl kenarında olması çok hoşuma gitti. Küçük bir yer olmasına rağmen Türk restoranı eksik değildi. Akşam evdeki gönüllülerden birinin fotoğraf sergisine gitmek için yola çıktık ve bu sefer kızlardan biri sürüyordu arabayı. "O çocuğa bak!" derken yanlış yola saptı kız ve bol bol tur attık. Gittiğimiz yerde orada yaşayan başka bir Türk’le karşılaştık. 3 aydan sonra yavaş yavaş Türkçe konuşmaya başlamak güzel geliyordu.
Evde Milano hostellerinin listesini çıkardım ve yarın Milano’ya gitmek için hazırdım. Evin altındaki barın gürültüsüne hiç aldırmadan anında uyumuşum.
9 Ekim 2010 Milano
Caner arkadaşım sağ olsun çok güzel ağırladı beni. Sayesinde sokakta kalmadım daha ne olsun? Ayrıca yemekler ve eğlence de çabası. Son bir de Milano rehberliği yaptı bana. Milano kalabalık, hareketli ve bol motosikletli bir şehir. Taşaklarına basınca şans getirdiğine inanılan boğasından, güvercinli Leonardo Da Vinci’sine kadar birçok fotoğraf çektim. Şaşkına çeviren devasa tren istasyonunu geniş açılı alamamışım ama fotoğrafla olacak iş değil, gidip görmek lazım.
Akşam, trenle Avusturya’ya doğru yola çıktım. Venedik üzerinden geçecektim ama dönüşte uğrarım düşüncesiyle bileti doğrudan Avusturya’ya aldım. Tren yataklıydı ve öyle Edirne-İstanbul arasındaki gibi yatakları kaldırıp normal koltuk gibi kullanalım dememişlerdi. Adeta otel havasında olan bu trende temiz çarşaflar yatakların üzerinde bekliyordu ve su ikramı da oldu. Avrupa’da ikram ender rastlanan bir olgudur. Kaldığım kompartımanda, nereden geldiğini anlamadığım bir sürü dil konuşabilen ama benim bildiklerimden hiçbirini konuşamayan bir çift vardı. Anında yataklarını hazırlayıp, pijamalarını giyip, ışıkları söndürüp yattılar. Ben de daha saat 9 nereye yatıyorsunuz demeden onlar gibi yattım ama bir türlü uyuyamadım. Tren hırsızlıklarını düşünmek de ayrı bir uyku kaçırıcı etken. 10 saat karanlık bir odada hangi yöne gittiğimizi bile anlamaz bir halde uyumamaya çalışıyordum. Bilet kontrolcüsü biletimde başka bir yer yazmasına rağmen Graz’a gideceğimi anladı ve "İnmen gereken yere yaklaştığımızda kapınızı tıklatıcam." dedi.
7 Ekim 2010 Perşembe
Plansız İtalya Avusturya -Bölüm 1-
Plansız programsız çıkılan Avrupa gezisi. Aslında Madrid'den başlıyor ama şu sıralar Madrid yakınında ikamet ettiğim için buraları geziye katmadım. Milano'ya inişim ve sonrasında kafama göre yaptığım yolculuk. İnterrail planlaması yapan arkadaşların önünde saygıyla eğiliyorum, hiç bana göre bir iş değil onu anladım.
Gezimiz Milano yakınında Arona adlı bir kasabadan başlayıp Milano'nun ara sokaklarından Avusturya Graz'a kadar giden bir trenle devam ediyor. Viyana'nın fethedilmemiş kiliselerinin gölgelerinden dolanıp aynı yoldan geri dönüyor ve içimizde kalmasın denilerek Venedik sularında son buluyor.
7 Ekim 2010 Perşembe
Sessiz bir sonbahar sabahı saat 5 sularında evdeki yavru kediyle vedalaşıp yola çıkmıştım ve güne sokakta gördüğüm İspanyol polislere "Hola!" diyerek başladım. Gün doğmadan yola çıkmamın sebebi Madrid’e otobüsle 2-2:30 saat mesafede bir kasabada ikamet ediyor olmamdı. Uçağım öğleden sonraydı ama bir sonraki otobüsle uçağa yetişmem riskli olabilirdi. Plansız gezimde sabit olan tek nokta Madrid-Milano arası gidiş-dönüş aldığım uçak biletiydi.
Saat sabah 8, yer Büyük Madrid Otogarı, birkaç metro aktarmasıyla en yakın Decathlon’u buldum ve çanta, suluk ve yağmurluk aldım. Çantam vardı ama bu uzun yolculuk için belden kavramalı daha fazla hacimli bir dağcılık çantası aldım. BIONNASSAY 32 sırt çantası, uçakta kabin içi baş kısmındaki bölmelere uygun boyutlarda. Bu nedenle easyJet gibi ucuz havayolu firmalarında fazladan ücret ödemeniz gerekmiyor. Artık çantam da vardı ve her şey hazırdı. Madrid’e erkenden geldiğim için rahat rahat Barajas havaalanına gittim ve kısa bir gecikmenin ardından yola çıktık.
Gezimiz Milano yakınında Arona adlı bir kasabadan başlayıp Milano'nun ara sokaklarından Avusturya Graz'a kadar giden bir trenle devam ediyor. Viyana'nın fethedilmemiş kiliselerinin gölgelerinden dolanıp aynı yoldan geri dönüyor ve içimizde kalmasın denilerek Venedik sularında son buluyor.
7 Ekim 2010 Perşembe
Sessiz bir sonbahar sabahı saat 5 sularında evdeki yavru kediyle vedalaşıp yola çıkmıştım ve güne sokakta gördüğüm İspanyol polislere "Hola!" diyerek başladım. Gün doğmadan yola çıkmamın sebebi Madrid’e otobüsle 2-2:30 saat mesafede bir kasabada ikamet ediyor olmamdı. Uçağım öğleden sonraydı ama bir sonraki otobüsle uçağa yetişmem riskli olabilirdi. Plansız gezimde sabit olan tek nokta Madrid-Milano arası gidiş-dönüş aldığım uçak biletiydi.
Saat sabah 8, yer Büyük Madrid Otogarı, birkaç metro aktarmasıyla en yakın Decathlon’u buldum ve çanta, suluk ve yağmurluk aldım. Çantam vardı ama bu uzun yolculuk için belden kavramalı daha fazla hacimli bir dağcılık çantası aldım. BIONNASSAY 32 sırt çantası, uçakta kabin içi baş kısmındaki bölmelere uygun boyutlarda. Bu nedenle easyJet gibi ucuz havayolu firmalarında fazladan ücret ödemeniz gerekmiyor. Artık çantam da vardı ve her şey hazırdı. Madrid’e erkenden geldiğim için rahat rahat Barajas havaalanına gittim ve kısa bir gecikmenin ardından yola çıktık.
14 Eylül 2010 Salı
Cinco Villas (5 Kasaba)
6 Eylül 2010 günü başlayan hafta; Türkiye için önemli bir hafta oldu. 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası, Türkiye’de gerçekleşti. İspanya elenene kadar sadece İspanya maçlarını gösteren İspanyol la Sexta kanalı, İspanya’nın elenmesinden sonra sadece Amerika maçlarını gösterir oldu. Rica minnet final maçını bir barda toplu halde izledik. Aynı anda tenis maçları olduğu için şu sıralar her yerde tenis maçları gösteriliyor. Sonuç olarak Türkiye, ABD’ye yenilerek gümüş madalyayı aldı. Bizim için yeterince iyi bir derece. Tanjevic’in durumunu herkese anlattım. "Tiene que estar en hospital." dedim. Yabancı bir dili konuşabilmek güzel şey ve zamanla anlamak ayrı bir zevk. Önceden konuşulanlar geliyor aklıma "ha" diyorum "böyle demek istemiş". Alıştığım kişileri anlamaktan öte artık başkalarının da ne dediğini anlayabiliyorum.
Shrek 4’e (burada hırek diye okunuyor) gittik. Birçok yerini anladım ama İspanyolca izlemeyi tercih etmem. Altyazı daima en iyisi. Finlandiyalı Lisa ile bunu konuştuk. Finlandiya’da filmler daima altyazılı olur dedi. İşin kötü yanı ise Finlandiya’nın iki resmi dili (Fince ve İsveççe) olması. İkisini de aynı anda yansıtıyorlar filmin altına. Hem İngilizce dinleyip hem de iki altyazıyı da okuyabiliyorum diyor. İspanyollar altyazıya alışık olmadıkları için yetişemiyorlar. Bazen televizyonda İspanyolca seslendirilmiş bir filmde İspanyolca altyazı açıyorum ve altyazıyı okumaya çalışıp filmi kaçırıyorlar. Cnbc-e ve Banu Avar’ın da dediği gibi sadece 5 kişinin elinde olan tv sektörü sağ olsun, ses İngilizce, altyazı İspanyolca olsun veya tam tersi, her şekilde filme yetişiyoruz. Bir de Lisa diğer taraftan altyazılı filmler sayesinde gençler senede 9 kitap bitirmiş oluyor diyor.
Çarşamba günü ne bayramı olduğunu anlamadığım bir bayram sebebiyle iş yoktu. Bu nedenle evde duramayan bünyelerimiz 5 kasabayı gezelim fikriyle çıktı yola. Bunlar; başta Mombeltran olmak üzere, Santa Cruz, San Esteban, Villarejo ve Cuevas olarak bir vadi içerisine toplanmış beş kasaba. Mombeltran bunların arasında en büyüğü ve zamanında en zengini olduğundan kalesi, büyük bir kilisesi var ama ne hikmetse arenası yok. Diğerlerinin boğa arenası olmasına rağmen daha küçük kasabalar. İçlerinden en güzeli Santa Cruz. Yürüyüş uzun ve yorucu olduğu için fotoğraf makinesini yanıma almadım, o nedenle yeni fotoğraf yok. Ayrıca orman yangınının olduğu yerlerden de geçtik. Yüzyıllarca yaşayabilecek ağaçların ölü bedenleri… Yol gösteren işaretler de yanmıştı bu nedenle kaybolmanın ucundan döndük.
Pazar günü Türkiye’de referandum oldu… Burada herkese anlattım. İlgilenenler kendi dillerindeki sitelerden daha fazla bilgi aldılar.
Ayrıca Finlandiya Dışişleri Bakanı’nın AB üye ülkelerine "Uluslar arası arenada, Türkiye topunuzdan daha daşşaklı." demesi ayrı bir olay. Aynı toplantıda ABD de bizim güzide yoldaşımızdır denilmiştir. Peki, AB, ABD ve Türkiye bir grup olsun, geriye kalanlar da ayrı bir grup. Koca dünya iki tanecik gruba mı yetemeyecek? Neyini paylaşamıyorsunuz? Bitti lan zaten. Ölüyor dünya.
Bir de o kadar çok ABD dedim sürekli aklıma İspanyolcası geliyor. ABD (EUA) genelde Estados Unidos olarak anılmakta ve kısaltması EE. UU. şeklinde. Sebebi ise çoğul hallerde kelimenin baş harfi tekrarlanıyor. Devletler çoğul ama Birleşik çoğul değil ki demeyin. O da İspanyolcanın kafiyeli halinden kaynaklanıyor. Bir de sonuna Amerika eklenince EUA’ya dönüşmesi henüz bilim çevrelerince açıklanabilmiş değil. Sadece Amerika derseniz bütün kıtayı kastetmiş oluyorsunuz ve Latin Amerika da dahil oluyor. Bir de bi fıkrada (chiste) "En korkunç ülke hangisidir? Tabi ki EEUU’dur." denilmesi, insanların buna gülmesi gibi olaylarla karşılaşabiliyorsunuz.
Son olarak yeterince ağladım diyerek bir adet operatörsüz USB modem aldım. Bir de daha önce de söylediğim gibi buranın en ucuzu olan pepephone’dan yeni hat aldım. Hat için banka hesabı gerekiyor. CajaDuero’dan hesap açtırırken programda Türk uyruğu seçeneği çıkmadı. Merkez arandı kodu (131) öğrenildi falan ama 72,5 milletin arasında bir Türk’ün gözükmemesi ayıp. Henüz internete bağlanabilmiş değilim. Mektup ile gelen kontratı imzaladım ve bugün geri gönderdim. Diğer operatörlerin aksine pepephone kontratınızı istediğiniz zaman iptal ettirebiliyorsunuz. Birkaç gün içerisinde bağlanabilmeyi umuyorum. (Düzeltme: Şu an evden bağlanıyorum.) Almak için neden bu kadar bekledin diye soracak olursanız. Belediyenin kasaba genelinde kablosuz ağ kurulmuştu ve beni sorumlusu yapmışlardı. Sorumlu olunca olayın derinliklerine inme fırsatım oldu ve aslında sadece ağın kurulduğunu ama bütçe sorunları nedeniyle daha doğrusu bütçeyi aktarma sorunları nedeniyle ağın net çıkışının olmadığını öğrendim. Belediyenin başı belaya girmesin diye başka şirketler aracılığıyla para aktarmak veya göstermelik olarak en azından yıllık 1 euro gibi bir ücret karşılığı kullanacak kişilere şifre dağıtmak gerekiyor. Bunlar tabi zor iş. Seçimler de yaklaşıyor. Belediye başkanı değişirse bu iş yatar diye bakıyorlar. Kısaca teknik sebeplerden dolayı kablosuz ağımız yok.
Shrek 4’e (burada hırek diye okunuyor) gittik. Birçok yerini anladım ama İspanyolca izlemeyi tercih etmem. Altyazı daima en iyisi. Finlandiyalı Lisa ile bunu konuştuk. Finlandiya’da filmler daima altyazılı olur dedi. İşin kötü yanı ise Finlandiya’nın iki resmi dili (Fince ve İsveççe) olması. İkisini de aynı anda yansıtıyorlar filmin altına. Hem İngilizce dinleyip hem de iki altyazıyı da okuyabiliyorum diyor. İspanyollar altyazıya alışık olmadıkları için yetişemiyorlar. Bazen televizyonda İspanyolca seslendirilmiş bir filmde İspanyolca altyazı açıyorum ve altyazıyı okumaya çalışıp filmi kaçırıyorlar. Cnbc-e ve Banu Avar’ın da dediği gibi sadece 5 kişinin elinde olan tv sektörü sağ olsun, ses İngilizce, altyazı İspanyolca olsun veya tam tersi, her şekilde filme yetişiyoruz. Bir de Lisa diğer taraftan altyazılı filmler sayesinde gençler senede 9 kitap bitirmiş oluyor diyor.
Çarşamba günü ne bayramı olduğunu anlamadığım bir bayram sebebiyle iş yoktu. Bu nedenle evde duramayan bünyelerimiz 5 kasabayı gezelim fikriyle çıktı yola. Bunlar; başta Mombeltran olmak üzere, Santa Cruz, San Esteban, Villarejo ve Cuevas olarak bir vadi içerisine toplanmış beş kasaba. Mombeltran bunların arasında en büyüğü ve zamanında en zengini olduğundan kalesi, büyük bir kilisesi var ama ne hikmetse arenası yok. Diğerlerinin boğa arenası olmasına rağmen daha küçük kasabalar. İçlerinden en güzeli Santa Cruz. Yürüyüş uzun ve yorucu olduğu için fotoğraf makinesini yanıma almadım, o nedenle yeni fotoğraf yok. Ayrıca orman yangınının olduğu yerlerden de geçtik. Yüzyıllarca yaşayabilecek ağaçların ölü bedenleri… Yol gösteren işaretler de yanmıştı bu nedenle kaybolmanın ucundan döndük.
Pazar günü Türkiye’de referandum oldu… Burada herkese anlattım. İlgilenenler kendi dillerindeki sitelerden daha fazla bilgi aldılar.
Ayrıca Finlandiya Dışişleri Bakanı’nın AB üye ülkelerine "Uluslar arası arenada, Türkiye topunuzdan daha daşşaklı." demesi ayrı bir olay. Aynı toplantıda ABD de bizim güzide yoldaşımızdır denilmiştir. Peki, AB, ABD ve Türkiye bir grup olsun, geriye kalanlar da ayrı bir grup. Koca dünya iki tanecik gruba mı yetemeyecek? Neyini paylaşamıyorsunuz? Bitti lan zaten. Ölüyor dünya.
Bir de o kadar çok ABD dedim sürekli aklıma İspanyolcası geliyor. ABD (EUA) genelde Estados Unidos olarak anılmakta ve kısaltması EE. UU. şeklinde. Sebebi ise çoğul hallerde kelimenin baş harfi tekrarlanıyor. Devletler çoğul ama Birleşik çoğul değil ki demeyin. O da İspanyolcanın kafiyeli halinden kaynaklanıyor. Bir de sonuna Amerika eklenince EUA’ya dönüşmesi henüz bilim çevrelerince açıklanabilmiş değil. Sadece Amerika derseniz bütün kıtayı kastetmiş oluyorsunuz ve Latin Amerika da dahil oluyor. Bir de bi fıkrada (chiste) "En korkunç ülke hangisidir? Tabi ki EEUU’dur." denilmesi, insanların buna gülmesi gibi olaylarla karşılaşabiliyorsunuz.
Son olarak yeterince ağladım diyerek bir adet operatörsüz USB modem aldım. Bir de daha önce de söylediğim gibi buranın en ucuzu olan pepephone’dan yeni hat aldım. Hat için banka hesabı gerekiyor. CajaDuero’dan hesap açtırırken programda Türk uyruğu seçeneği çıkmadı. Merkez arandı kodu (131) öğrenildi falan ama 72,5 milletin arasında bir Türk’ün gözükmemesi ayıp. Henüz internete bağlanabilmiş değilim. Mektup ile gelen kontratı imzaladım ve bugün geri gönderdim. Diğer operatörlerin aksine pepephone kontratınızı istediğiniz zaman iptal ettirebiliyorsunuz. Birkaç gün içerisinde bağlanabilmeyi umuyorum. (Düzeltme: Şu an evden bağlanıyorum.) Almak için neden bu kadar bekledin diye soracak olursanız. Belediyenin kasaba genelinde kablosuz ağ kurulmuştu ve beni sorumlusu yapmışlardı. Sorumlu olunca olayın derinliklerine inme fırsatım oldu ve aslında sadece ağın kurulduğunu ama bütçe sorunları nedeniyle daha doğrusu bütçeyi aktarma sorunları nedeniyle ağın net çıkışının olmadığını öğrendim. Belediyenin başı belaya girmesin diye başka şirketler aracılığıyla para aktarmak veya göstermelik olarak en azından yıllık 1 euro gibi bir ücret karşılığı kullanacak kişilere şifre dağıtmak gerekiyor. Bunlar tabi zor iş. Seçimler de yaklaşıyor. Belediye başkanı değişirse bu iş yatar diye bakıyorlar. Kısaca teknik sebeplerden dolayı kablosuz ağımız yok.
9 Eylül 2010 Perşembe
Salamanca
30 Ağustos Zafer Bayramı ile başlayan hafta;
Birlikte yaşadığımız Fransız’ın arkadaşları bu haftayı burada geçirdi. Biri abisi 3 kişi. Tatil için geldiklerinden her gece dışarı çıktılar. Bazı geceler ben de eşlik ettim.
Salı günü İspanyolca kursumuzun son günüydü. Kurs sonrasında ne yapacağımı bilmediğimden biraz buruk bir gün oldu. Hocamıza teşekkürlerimizin simgesi olarak bir kart hazırladık. Hocanın İspanyolcada "Profesor" olduğunu da eklemek istiyorum. Doktora yapıyor ama şimdiden Profesör diyoruz. Öğleden sonrasını dere kenarında piknik yaparak ve yüzerek geçirdik.
Günler evdeki kalabalıkla birlikte gırgır şamata içerisinde geçti. Cumartesi günü geldiğinde Salamanca’ya gitmeyi kafaya koymuştuk. Saat sabah 10 sularında iki araba çıktık yola. Salamanca; şehrin çeşitli yerlerine dağılmış fakülteleriyle koca bir yerleşke. Eskişehir gibi buranın öğrenci şehri de Salamanca. Eğitim dönemi başlamadığı için öğrenciler yok ama uzun süren festivali nedeniyle sokaklar müzikle dolu. Şehrin üniversitesinden sonra en önemli özelliği tek taştan yapılmış olması. Yanlış hatırlamıyorsam adı Villa Royal olan bu taş her türlü yapının inşasında kullanılmış. Bu nedenle bütün binalar tek renk. İşlemeler de çabası. Bir kilisenin girişinde onca gotik figürün yanında uzay boşluğunda süzülen bir astronot veya kafatası üzerinde etrafı izleyen bir kurbağa görebiliyorsunuz. Şans olarak düşünülen bu kurbağa şehrin de sembolü olmuş. Fotoğraflarda göreceksiniz ama nerede olduklarını söylemesem daha iyi olur. Sizin bulmanız daha önemli. Bir de dilbilimi fakültesinin tepesinde dil çıkaran kafayı da görebilirsiniz.
Gezerken İspanya iç savaşına ait belgelerin bulunduğu arşive denk geldik. 1936’dan 1939’a üç yıl süren ve sonunda Franko’ya karşı kaybedilen savaş. Daha fazla araştırmalı ve öğrenmeliyim. Size önerim birinci dünya savaşı sırasında hangi tarafta olduğumuzu en azından İngilizce olarak bilin. Yavuz ve Midilli’nin önceki adlarını hatırlayın. Bir de İstanbul’un fethini anlatırken inanmakta zorlanıyorum, anlattığım kişileri nasıl inandırayım. Kimsenin paranoyaklaşmasına gerek yok. Bize tarihimizi unutturmaya çalışan hiç kimse yok. Biz kendiliğimizden unutuyoruz. Fetih yıl dönümünde yapılan canlandırmalarla olacak iş değil bu. Önce fetih, sonra Çanakkale, birer birer unutulacaklar. Çanakkale’de ki anıtı bitirmeyelim diye elimize sarılan yok. Anıtın sadece kaidesini yapıp hurafeleri anlatmak için ziyarete açanlar, Hiroşima’yı her yıl kaç Japon’un ziyaret ettiğini öğrenmek hiç zor değil. Tarihi damarlarım kabardı. Sonuçta Franko da insandı ve öldü. Pedro Almodovar’ın "Carne Tremula" filminin sonunda da denildiği gibi artık insanlar korkmuyorlardı.
Fazla büyük olmayan Salamanca’yı bitirdiğimizi düşünerek yolumuzun üzerindeki Avila’ya doğru yola çıktık. Şansımıza Avila’da da ortaçağ festivali vardı. Belediye meydanında ortaçağ pazarı kurulmuştu. Sokaklar çeşitli kültürlere göre dekore edilmişti. Arap sokağında bir çok kebapçı vardı ama Türk sokağı diye bir yer yoktu. Kıyafetlerle, müzikle ve Avila’yı çevreleyen surlarla güzel bir festival olmuştu. Dar sokaklar ve kalabalık nedeniyle zor anlar yaşadık ama güzel bir günü noktalamak için bundan iyisi olamazdı.
Akşam eve geldiğimizde Fransızlar son geceleri olduğu için tekrar dışarı çıkmak istediler. Pazar günü yola çıkacak olmalarına rağmen geceyi dışarıda geçirdik. Oradan oraya sürüklenirken, sabah erkenden açılan bir kafede kahvaltımızı yaparak saat 10’da günü noktaladık. Cumartesi 10’da başlayan gün Pazar 10’da bitmiş oldu. 12’de yola çıkıp Fransa’ya nasıl gittiler. Pazartesi nasıl işe başladılar hiç sormadım.
Fotoğraflar Salamanca ve Avila albümlerinde. Bu şehirler hakkında daha fazla bilgi ve fotoğraf için 80gunde.com’un ilgili sayfalarına bakabilirsiniz.
Birlikte yaşadığımız Fransız’ın arkadaşları bu haftayı burada geçirdi. Biri abisi 3 kişi. Tatil için geldiklerinden her gece dışarı çıktılar. Bazı geceler ben de eşlik ettim.
Salı günü İspanyolca kursumuzun son günüydü. Kurs sonrasında ne yapacağımı bilmediğimden biraz buruk bir gün oldu. Hocamıza teşekkürlerimizin simgesi olarak bir kart hazırladık. Hocanın İspanyolcada "Profesor" olduğunu da eklemek istiyorum. Doktora yapıyor ama şimdiden Profesör diyoruz. Öğleden sonrasını dere kenarında piknik yaparak ve yüzerek geçirdik.
Günler evdeki kalabalıkla birlikte gırgır şamata içerisinde geçti. Cumartesi günü geldiğinde Salamanca’ya gitmeyi kafaya koymuştuk. Saat sabah 10 sularında iki araba çıktık yola. Salamanca; şehrin çeşitli yerlerine dağılmış fakülteleriyle koca bir yerleşke. Eskişehir gibi buranın öğrenci şehri de Salamanca. Eğitim dönemi başlamadığı için öğrenciler yok ama uzun süren festivali nedeniyle sokaklar müzikle dolu. Şehrin üniversitesinden sonra en önemli özelliği tek taştan yapılmış olması. Yanlış hatırlamıyorsam adı Villa Royal olan bu taş her türlü yapının inşasında kullanılmış. Bu nedenle bütün binalar tek renk. İşlemeler de çabası. Bir kilisenin girişinde onca gotik figürün yanında uzay boşluğunda süzülen bir astronot veya kafatası üzerinde etrafı izleyen bir kurbağa görebiliyorsunuz. Şans olarak düşünülen bu kurbağa şehrin de sembolü olmuş. Fotoğraflarda göreceksiniz ama nerede olduklarını söylemesem daha iyi olur. Sizin bulmanız daha önemli. Bir de dilbilimi fakültesinin tepesinde dil çıkaran kafayı da görebilirsiniz.
![]() |
| Şehrin simgesi; kuru kafa üzerindeki kurbağa |
Fazla büyük olmayan Salamanca’yı bitirdiğimizi düşünerek yolumuzun üzerindeki Avila’ya doğru yola çıktık. Şansımıza Avila’da da ortaçağ festivali vardı. Belediye meydanında ortaçağ pazarı kurulmuştu. Sokaklar çeşitli kültürlere göre dekore edilmişti. Arap sokağında bir çok kebapçı vardı ama Türk sokağı diye bir yer yoktu. Kıyafetlerle, müzikle ve Avila’yı çevreleyen surlarla güzel bir festival olmuştu. Dar sokaklar ve kalabalık nedeniyle zor anlar yaşadık ama güzel bir günü noktalamak için bundan iyisi olamazdı.
Akşam eve geldiğimizde Fransızlar son geceleri olduğu için tekrar dışarı çıkmak istediler. Pazar günü yola çıkacak olmalarına rağmen geceyi dışarıda geçirdik. Oradan oraya sürüklenirken, sabah erkenden açılan bir kafede kahvaltımızı yaparak saat 10’da günü noktaladık. Cumartesi 10’da başlayan gün Pazar 10’da bitmiş oldu. 12’de yola çıkıp Fransa’ya nasıl gittiler. Pazartesi nasıl işe başladılar hiç sormadım.
Fotoğraflar Salamanca ve Avila albümlerinde. Bu şehirler hakkında daha fazla bilgi ve fotoğraf için 80gunde.com’un ilgili sayfalarına bakabilirsiniz.
1 Eylül 2010 Çarşamba
¿Puedes abrir la puerta?
*Kapıyı açabilir misin? Bu cümleyi neden yazdığımı bilmiyorum ama nedense çok farklı bir çağrışımı var bende. Artık İspanyolca konuşmak, yazmak istiyorum. Buraya geleli 2 ay oldu. Konuşulanların çoğunu anlıyorum ama konuşmaya gelince tıkanıyorum. Kelimeleri daha hızlı bulmak ve cümle kurabilmek için biraz daha zamana ihtiyacım var.
Bu haftanın geniş özeti: Uyudum. Bulabildiğim her fırsatta uyudum çünkü hastaydım. Ailemden uzakta geçirdiğim en büyük hastalık dönemiydi. Sırf aileden uzak olmak değildi mesele. Aynı zamanda çalışıyor ve İspanyolca dersi görüyor olmak yorucuydu. Ama atlattım. Şu an kaybettiğim kiloları saymazsak iyiyim. Kilo alınır verilir o sorun değil.
Derste Pedro Almodóvar’ın hayatını işledik. Artık filmlerini izleme zamanının geldiğini anladım. "La Mala Educación" (Kötü Eğitim) filmini başka bir filmle karıştırıyormuşum. Filmografisine sondan bir önceki filmi ile başlamış oldum. Daha sonra son filmi olan "Los Abrazos Rotos" (Kırık Kucaklaşmalar) filmini izledim. Lluis Homar iki filmde de rol alıyor. İki filmi izlememin arasında saatler olmasına rağmen neredeyse başka bir kişi olduğuna inandıracaktı. İki filmin konusunda da yönetmenler ve film içinde çekilen başka bir film var. Kesinlikle izlenmesi gereken filmler. Filmleri İngilizce altyazı ile izliyorum ama bazı yerlerde altyazıyı okumama gerek kalmıyor. İki dili de anlamak güzel bir duygu.
Bu hafta fazla bir şey yazamadım ama en azından iki eğlenceli video paylaşayım.
Que hora es? = Saat kaç?
Bu haftanın geniş özeti: Uyudum. Bulabildiğim her fırsatta uyudum çünkü hastaydım. Ailemden uzakta geçirdiğim en büyük hastalık dönemiydi. Sırf aileden uzak olmak değildi mesele. Aynı zamanda çalışıyor ve İspanyolca dersi görüyor olmak yorucuydu. Ama atlattım. Şu an kaybettiğim kiloları saymazsak iyiyim. Kilo alınır verilir o sorun değil.
Derste Pedro Almodóvar’ın hayatını işledik. Artık filmlerini izleme zamanının geldiğini anladım. "La Mala Educación" (Kötü Eğitim) filmini başka bir filmle karıştırıyormuşum. Filmografisine sondan bir önceki filmi ile başlamış oldum. Daha sonra son filmi olan "Los Abrazos Rotos" (Kırık Kucaklaşmalar) filmini izledim. Lluis Homar iki filmde de rol alıyor. İki filmi izlememin arasında saatler olmasına rağmen neredeyse başka bir kişi olduğuna inandıracaktı. İki filmin konusunda da yönetmenler ve film içinde çekilen başka bir film var. Kesinlikle izlenmesi gereken filmler. Filmleri İngilizce altyazı ile izliyorum ama bazı yerlerde altyazıyı okumama gerek kalmıyor. İki dili de anlamak güzel bir duygu.
Bu hafta fazla bir şey yazamadım ama en azından iki eğlenceli video paylaşayım.
Que hora es? = Saat kaç?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
