17 Temmuz 2021 Cumartesi

Bölüm 2 - Takım Elbise

Hayatımda ilk kez yurtdışına çıkıyorum. Erasmus öğrenci değişimi programı ile Macaristan’nın Gödöllő şehrindeki Szent István Üniversitesi’ne gidiyorum. Öğretmen olan babamın “Yanına bir tane de takım elbise al, lazım olur.” nasihatini kulak ardı ediyorum. Dönem sonunda takım elbisenin zorunlu olduğu sözlü sınavlara renkli tişörtlerimle katılmak zorunda kalıyorum. Takım elbiseli diğer öğrenciler arasında sırıtıyorum.

İspanya’nın minik kasabası Arenas de San Pedro’da fosil yakıt tüketimini azaltacak bir proje için Avrupa Gönüllü Hizmeti’ne, babamın nasihati kulağımda, takım elbiseli bir vesikalık ile başvuruyorum. Kabul alıp bu sefer takım elbisemi yanıma alarak gidiyorum. Aylar sonra süpervizörüm, fotoğrafı gördüklerinde başvurumu kabul etmek istemediklerini söylüyor çünkü burada sadece belediye başkanı takım elbise giyer ve sen de onun kadar ciddi duruyordun. Buranın sana göre olmadığını düşündük diye ekliyor. Sonrasında yaptığımız çevrimiçi sohbet fikirlerini değiştirmiş. Ben de sohbet sırasında zaten kabul almışım rahatlığındaydım bilseydim daha gergin olabilirdim. Adımın anlamı şansın yine yanımda olduğunu söylüyorum, hayır şansı sen kendin yaratıyorsun diyor. Mutlu oluyorum. Bir yıl süren projemiz tamamlandığında, kasabamız Avrupa şehirleri arasında örnek ilan ediliyor.

Proje bittiği için artık yeni fırsatları değerlendirme vakti. Madrid’de yeni bir iş görüşmesine giderken takım elbisemi giyeceğim ama bir eksik var. Uygun ayakkabım yok. Sadece bir gün giyeceğim diye yeni bir ayakkabı almak istemiyorum. Kasabada benden başka takım elbise giyen tek kişiye yani belediye başkanına ayakkabı numarasını soruyoruz. Hemen hemen aynı boylarda olduğumuz için umutluyum ama olmuyor. Spor ayakkabılarımla iş görüşmesine gidiyorum. Taze İspanyolcamdan dolayı bir çekincem var ama Arjantinli firmanın Madrid ofisinde İrlandalı finans müdürünün odasında, telefonda İstanbul ofisindeki İspanyol asıllı çalışanla Türkçe konuşarak bitiriyoruz görüşmeyi. Bu görüşme sonrası iş teklifi aldım ama İspanya’nın içinde bulunduğu krizden dolayı yabancı futbolcu ve aşçılara çalışma izni hemen çıkarken bana 2 ayda çıkmadı. Şirket avukatı 2 ay daha beklememi istedi ama param kalmadığı için yurda dönüş yapıp yüksek lisansımı bitirip vatani göreve gittim.


Şimdi Amsterdam’da takım elbise satan bir firmada yazarkasa uygulaması üzerine çalışıyorum. İtalya’da üretilen kumaşlar Çin’de dikildikten sonra Amerika, Asya ve Avrupa depolarına dağıtılıyor. Fosil yakıt savaşını bu sefer kaybediyoruz. İşleyişi görmek için Hollanda deposunu ziyaret ettik. Bir köşede kargo ile gelen iadeler için yeniden paketleme alanı var. Ürünler yıkanıp ütülenip tekrar satışa sunuluyor. Ütü masasını görünce, son ütücü annem geliyor aklıma; Atatürk’ün kurduğu Sümerbank konfeksiyon fabrikasının yıkılmadan önceki son çalışanlarından. Fabrikanın kreşinden kaçıp, koca binalar arasında annemi buluyorum. Birlikte öğle yemeğinde kadınbudu köfte yemeye gidiyoruz işçi yemekhanesine. Başka hiçbir öğle yemeği bu kadar heyecanlandırmıyor.










11 Temmuz 2021 Pazar

Hala Gençken Hayallerinizden Vazgeçin

Hollanda'ya taşınalı bir yıl olmuştu. Arkadaşlarla doğum günümü kutluyorduk. Öyle düzenli yaptığımız bir şey değil. Eski eşim ayarlamış ve işten, akrabalıktan kaynaklı bir grup en sevdiğim mekanlardan biri olan yemekli atari salonunda buluşmuştuk. Amsterdam'ın ender güneşli günlerinden biriydi. Ramen yiyeceğim ama o sıralar vejeteryan olduğumdan et suyunda pişirdikleri için yemiyorum.

Ortam, Çakmaktaşlar ile Jetsonların birlikte oynadığı bölüm gibi, belki hayatımda crossover'ın ne demek olduğunu anladığım ilk bölümdür. Hem işyerinden hem de sivilden arkadaşlar bir aradaydı.

İşte o noktada hayallerimi yaşıyordum. O kadar mutluydum ki. Daha önce benzer bir anı İspanya'da belediyede birlikte çalıştığım kadınlarla bir kafede otururken; Yaşlı bir amcanın gelip, masadaki tek erkek bana “Hoş hanımefendilerle birlikte oturuyorsun, ne kadar şanslısın.” dediğinde yaşamıştım. İltifat kadınlaraydı ama ben 25 yaşındaydım. “Ben buraya gelmek için kanımı akıttım.” dedim. Anlamsız baktı. “Çalışma izni için kan tahlili gerekiyordu.” dedim. Şapkasını çıkararak selam verdi ve gitti. Futbolda dünya şampiyonu oldukları seneydi ve yol kesen gruplarla beraber faşistçe "Yo Soy Español!" (Ben İspanyolum) diye bağırıyordum. Dağ kasabalarından birindeydim ve orada ne kadar komik karşılandığımı yıllar sonra Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanını okuyunca anlayacaktım.



Buradan şunu öğrendim bir yerde yaşayacaksanız eğer, gitmeden önce orası hakkında bilgi edinin. Çok basit görünüyor değil mi. Tabi ki canım diyorsunuz. 6 aydan uzun süre yaşadığım üçüncü yabancı ülke Hollanda ve ben bu gerçeği yeni anladım. Macaristan'a gitmeden önce Rubik kübü çözmek isterdim. Şimdi 4 dakikada çözüyorum neye fayda? Gerçi şunu biliyordum ki Macarlar Avusturya'ya karşı kaybedilen bir savaş sonrası bardak tokuşturmayı bırakmışlar ve hangi yerliye söylediysem bundan habersizdi.

İspanya'ya gitmeden önce tek bildiğim Desperados şarkısıydı, söylediğimde bir iddiayı mı kaybettin, söylemek zorunda mı kaldın demişlerdi. Üzücüydü ama ben eğlenmiştim. Hala daha söylerim.



Japonya'ya gideceğimi aklımın ucundan bile geçirmezdim. Kapsül otellerle ilgili bir haber görmüştüm. Tokyo'da nüfus yoğunluğundan dolayı ekonomik kapsül oteller çıkmış ve bir odada değil onun yerine 2 metreye yarım metre bir kapsülde kalıyorsunuz. Gezmeye daha fazla para ayırmak için Tokyo'ya ilk gittiğimde orada kaldım. İkincide gerçek bir japon evinin odasında kaldık. Ev sahibi odanın anahtarı tektir kaybetmeyin dedi. Ben de kaybetmemek için bedenime saracakmışım, montumun iç cebine koymuşum ve çıkarken bırakmamışım. Odayı temizlerken bunu fark eden Yamamoto (ucuz komiklik peşinde değilim gerçek adı bu), biz Mario figürü ararken beni aradı. Japon numarası hayırdır dedim. Konuşurken anahtarın üzerimde olduğunu fark etmem bir oldu. Yamamoto ile yarı yolda buluştuk ve tatilimden aldığı zamandan dolayı mahçup olmuş elinde hediyesiyle beni bekliyordu.

Kısaca hala gençken hayallerinizden vazgeçin ve şimdi onları gerçeğe dönüştürün.

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Giresun Dilinde Bir Bahça Günü

Gün ışımadan evvel hışır (eski) kıyafetler giyilir ve hayvanın yalı tama (ahır) bırakılır. Azık (yemek) ile beraber yola çıkılır. Dible (pirinç ile yapılan sebze yemeği) ile katuk (ayran) kesin vardır. İleriki gün (önceki gün) tarladaki çangaldan (fasulye sırığı) pakla (fasulye) ayıklanmıştır. Ayam (hava) alamuk (bunaltıcı sıcak) değilse iş kolaylaşır. İlk iş bahçanın altı atlanır. Dirgen (tırmık) ile gazel (kuru yapraklar) toplanır. Ocağın (fındık ağacı) altı galaba olmasın diye ışgınlar (taze dallar) girebi (küçük balta) ile ayırtlanır (temizlemek).

Bahça yamaç olduğu için diyelmek (ayakta durmak) zordur. Ocağın dibi dayaşgan (destek) yapılır. Gegek (boynu bükük uzun sopa) ile dalları kendine doğru çekerek fındık daldan tapmadan (koparmak) üzülür (boğumundan almak). Bele bağlı gıdığa (küçük sepet) toplanır. Gıdıklar hararlara (büyük sepet) boşaltılır.


Acamı olanlar aclandığında göğ (olgunlaşmamış) fındığı mideye indirirler. Accuk accuk (azıcık) derken bir de bakmışın bir goşama (avuç ölçüsü) fındık gitmiş. Keyfanı (ihtiyar kadın) haliyle afkurur (sinirlenmek) onlara. Akunduruk (çam sakızı) gevreyin (çiğnemek) der. Aşki (Mamafih) ağızlarını meşgul tutmak ister. O zaman ağnarlar (anlamak).


Hararlar akuru (paralel) gene annak (açık alan) yere taşınır. Çuvallara doldurulur. Çuval fırfıkıç (ağzına kadar) doluysa dere üstündeki teleferikten karşıya vardığında patlar, hatırtısı (gürültü) sonradan gelir. Haböle (böyle) bidutam (biraz) boşluk bırakılır. Dere yana inilir ve atlak (sığ) yerden geçilir. İndirdiğin fındıkların başında patozu beklersin. Patoz, çotanağı (fındığın yeşil kabuklu hali) gavsuğundan (yeşil kabuk) ayırır. Çeç (yeşil kabuksuz) haline getirir.


Akşam güzineden (fırınlı soba) çıkan fetir (buğday ekmeği) ve tereyağı ile bayram edilir. Abat (zengin) olma derdinde değiliz bahçamıza saab (sahip) olalım ki yabana (orman) karışmasın.






28 Haziran 2018 Perşembe

Gidiyoruz

Oncelikle yazim hatalari icin ozur dilerim. Ingilizce klavye kullandigim icin yazida Turkce’ye ozgu karakterler kullanamayacagim.

On parmak klavye kullanamiyor olmam disinda beni bu duruma surukleyen olaylardan bahsetmek istiyorum.

Biz Turkiye’de dogup buyumus, yuksek ogreniminin bir kismini yurtdisinda gerceklestirmis, haliyle muhendis olarak mezun olmus, eli ekmek tutan iki bireyiz. Turkiye’de son zamanlarda olanlar bir cok okumus bireyin canini siktigi gibi bizim de canimizi sikti ve yollara dustuk.
Tum yakinlarindan kopup, etrafindaki hic kimsenin “tisikkirler sipirmen” dediginde anlamayacagi, naber dergisinin satilmadigi, demli cayin, siyah zeytinin, beyaz peynirin, Turkce tiyatronun olmadigi, is hayatimiz boyunca biriktirdigimiz az bir paranin da dortte biri degerine dustugu bir ulkeye gitmek cok zor.
Penguen dergi son sayisi

Oncesinde de duyuyordum, tasindiktan sonra algida seciciligim de artmis olabilir ama ozellikle bilisim sektorunde bir cok kisinin tasindigini duyuyor ve goruyorum. Asagida ilgili haberleri bulabilirsiniz.

Biz gidiyoruz. Elimizde, kapanan Penguen dergisinin son sayisiyla gidiyoruz. Sadece biz ikimiz ve iki kedimiz degil, her yastan, her seviyeden calisanlar gidiyor. Bu yazi bir yakaristir, kiminle konussam herkesin istedigi daha iyi bir Turkiye. Hic kimse ikinci sinif vatandas olacagi yabanci bir ulkede yasamak istemiyor.

60’lardaki isci gocu ile karistirmayin. Bu sefer okumus, birer meslegi olan insanlar onlar, yuzler, binler gidiyor. Daha iyi bir Turkiye icin tabiki donerler ama onlar gittikce daha da cikilmaz bir sarmala donecek durum.

Fincan ve kucuk

Uretimin olmadigi, insanin ve doganin katlinin siradanlastigi yerde, elinde gitme firsati olanlari nasil tutabilirsiniz. Kendi imkanlariyla tutmaya calisan firmalar var ama ulke olarak adim atilmadikca yeterli olmayacaktir.

Bu arada biz gidenler, kalanlardan daha iyi calisanlar degiliz ve gittigimiz yerlerde geldigimiz yerlerden daha kaliteli is uretilmiyor, olusan tek fark yasanilan ulke. 






23 Nisan 2016 Cumartesi

Haritalar

Haritalara özellikle eski haritalara daima ilgim olmuştur. FRP oyunlarında haritayı taşıyan, çizen kişi ben olurum. Gezgin ruhumun da bunda etkisi büyüktür.

Şimdi beni böyle bir yazı yazmaya iten haberden bahsedelim; Bu hafta içerisinde yayınlanan "Dünyanın en büyük harita koleksiyonu erişime açıldı!" haberi harita ve tarih severler arasında yeni bir heyecan yarattı. 16. yüzyıldan bu zamanda kadar oluşturulmuş 150 binin üzerinde belgeden toparlanan harita koleksiyonu David Rumsey tarafından online erişime açıldı. Haritaları kendi sitesinden görüntüleyebilir hatta Maprank Search uygulaması üzerinden Google haritasında konum seçerek istediğiniz tarih aralığında arama yapabilirsiniz.

 Ayrıca resimli haritalara da göz atmanızı tavsiye ederim.

Haritalar için oluşturulan bir diğer uygulama ise Georeferencer; bunun sayesinde harita tam olarak tasvir ettiği bölgenin üzerinde görülebiliyor.




Bu koleksiyondan farklı olarak haritaları için takip ettiğim diğer bir kaynak ise geniş içeriğiyle Afternoon Map blogudur.

29 Aralık 2013 Pazar

Tokyo'ya Giderken

12 Ekim 2013 - 19 Ekim 2013

Bu sene kurban bayramı iki hafta sonunu birleştirmesiyle 9 günlük uzun bir tatilimiz oldu. Bu kadar uzun bir tatilin boşa gitmemesi için bir gezi planlamam gerekiyordu. "Görmek istediğim en uzak yer neresi?" sorusunun cevabı Japonya oldu. Yazılarıma konu olmuş gizemli bir yerdi benim için.

Bu fikirden vazgeçmemek için yaptığım ilk hareket bilet almaktı. Uçak biletlerinde iade konusunda türlü hile hurdanın mevcudiyetinden dolayı bileti aldığınız anda, dönülmez bir yola baş koyduğunuzu fiziki olarak da gösteriyorsunuz. Tabi ki buna rağmen bir defa -yalnızca bir defa- bileti iptal etmeye çalışmışlığım da var.
Bilet alındıktan sonra yapılacak en iyi şey yanınıza bir yoldaş bulmak. İşte bu gezinin en zor kısmı buydu ve ben bunu beceremedim. Yanıma kimseyi bulamadım. Yalnız gittim.

İkinci adım vize işlemleri. Bunu bileti aldıktan sonra araştırmam gerçekten çok planlı olduğumu gösteriyor. Allah'dan Japonya'ya gitmeden önce vize işlemleriyle uğraşmanız gerekmiyor. Girişte 90 günlük vize veriyorlar.

Üçüncü adım kalınacak yer bulunması. Öncelikle rahatı ön planda tutarak, merkeze de yakın olan Sotetsu Fresa Inn Nihombashi Kayabacho otelinde kalmayı düşündüm. Daha sonra günler yaklaştıkça rahatı azaltıp, gezmeyi arttırmak düşüncesi ile ilk otelin beşte biri fiyatına Hotel Nihonbashi Villa'da kalmaya karar verdim. Şimdi bakınca yalnız bir gezgin için son kararımın iyi olduğunu söyleyebilirim.

Dördüncü adım gezilecek yerlerin araştırılması. Tokyo hakkında çevrenizde soru sorup danışabileceğiniz pek fazla kişi bulamıyorsunuz. İnternet'in güvensiz ağları arasında da işe yarar bilgi bulabilmeniz için gereğinden fazla zaman harcamanız gerekiyor. Örnek vermek gerekirse; okuduğum çoğu yazıda Fatsalıların Japonya'yı ele geçirdiğinden bahsediliyor. Neymiş Türk Hava Yolları'yla gelirsen veya Türksen  veya Ordu doğumluysan girişte ayrı muameleye tabi tutuluyormuşsun. Yok öyle bir şey. Bana diğer insanlardan farklı hiç bir şey uygulamadılar. Ne amaçla geldiniz ve grubunuz kaç kişi soruları soruldu. Cevaplar için de Meydan Larousse'ye bakmanıza gerek yok. Kısaca netten toparladığım bir kaç bilgi ve bulabildiğim bir Japonya Cep Rehberi ile yola çıktım. Aynı yayınevinin Tokyo rehberi de olmasına rağmen bulamamıştım.

Artık yola koyulma vaktidir. 12 Ekim 2013 Cumartesi akşamı yola çıktım. Gece yarısı ilk durağım olan Moskova'daydım. Burada Sheremetyevo hava alanına yakın Midland Sheremetyevo otelinde kalmak için rezervasyon yaptırmıştım ama gece yarısı bilmediğiniz bir coğrafyada gideceğiniz ne kadar yakın olursa olsun taksi tutmak akıllıca bir çözüm olarak gözükebiliyor. Türkçe bilen bir taksi şoförü tarafından dolandırılmaktansa Türkçe bilmeyen ve daha az dolandıran bir taksi şoförünün aracına bindim. 5 dakika sonra otelin kapısında gezi için ayırdığım bütçenin 4'te birini harcamış bir şekilde duruyordum. Hiç penceresi olmayan bir odada uyuduktan sonra Moskova'yı keşfetmek için otelden ayrıldım. Sırt çantam doğrudan Tokyo uçağına aktarıldığı için rahatça gezebilirdim.

Yanımda bagaj olmaması en çok hava alanı gümrüğünde bayan polisin dikkatini çekmişti. Rusya vizesinin kalkmış olduğunu tecrübe ettiğim sıralarda, bir gün sonra aktarmam olduğu için bagajın doğrudan aktarıldığını idrak etmiş ve güler yüzle bana anlatmaya çalışmıştı. Sorun yok der gibi bir el hareketi çektim ve geçtim gittim. Bu sattığım cakalar Moskova'da tren istasyonundan çıkıp nereye gideceğimi bilmez bir halde gördüğüm ilk polise sorduğum "tourist information?" sorusuyla bitti. Zira sadece suratıma bakıp arkasını döndü ve bu sefer o gitti.

Kızıl meydanda atılan yemler meşhurmuş, oraya nasıl giderim diye soran kumru gibi etrafta "Kremlin? Kremlin?" diyerek dolaşmaya başladım. İnsanların kayıtsızlığı takdire şayandı. Taki otobüs durağında oturan bir amcanın ayağa kalkıp yürümeyi bile hareketlerle anlattığı ana kadar. Ne tarafa yürümem gerektiğini adım adım gösterdi bana. Eyvallah yoldaş dedim.

Sonra geniş caddelerde yol aldım. Büyük binaların arasında kayboldum. Kremlini buldum. Buldum bulmasına ama nerede kaldı sizin komünistliğiniz diye haykırasım geldi. Mimari tamam hiç değişmemiş ama binalar yükseldikçe yükselmiş. Her reklam afişinde Hollywood ünlüleri. Savaşı baştan kaybetmişiz. Sputnik uydusunu andım sonra dört anteni için birer dakika saygı duruşunda bekledim sessizce. Bu geziden 6 yıl önce bildirgeç'de Sputnik hakkında yazmışım.

Aziz Vasil Katedrali

Kremlin ve çevresi derken günü bitirdim ve artık Tokyo'ya gidebilirdim. 13 Ekim 2013 Pazar akşamı uçağa bindim. Pazartesi öğle vaktinde Narita havalimanına inmiştik. Daha önce bahsettiğim şekilde rahatlıkla pasaport kontrolden geçtim ve şehir merkezine gidebilmek için tren bileti satılan bir yerler aramaya başladım. Eğer Narita Express bileti alırsanız 50 dolar gibi bir ücrete gidiş-dönüş tren bileti ve şehir içinde geçerli toplu taşıma kartı alabiliyorsunuz. Bu İstanbul kart gibi ön ödemeli bir kart ve bazı otomatlarda ve dükkanlarda da geçiyor. Dönüşte kartı iade ederek depozito ücretini alabiliyorsunuz.

Artık çantam sırtımda, tren biletim elimde ve gözlerim ufukta önümdeki maceranın düşlerini kurarken ilk kez bir japon otomatıyla göz göze geldik. Devamı başka bir yazıda.

Ruslar gibi ciddi bir bakış


25 Mayıs 2012 Cuma

Projenin Sonu

En son 2011 yılı sonunda yazmışım yazımı ve bir sene boyunca çalıştığım projede ne yaptık, ne sonuçlar elde ettik hiç bahsetmemişim.

Öncelikle belediyede çalıştığım arkadaşlarla hala muhabbetim devam ediyor. Onlar benim hareketlerimden, ben de onların hareketlerinden haberdarım. Bir çok defa Türkiye'ye çağırmama rağmen Claire dışında davetime icabet eden olmadı. İnşallah onları tekrar görürüm. Özellikle koordinatörümüz Nuria benim için çok önemli bir insan. Çocuğu olduğunda kesinlikle altın takma planları kuruyorum. Eğer İspanyolca bilmediğim süreyi acı olarak nitelendirirsek çünkü başka bir acı aklıma gelmiyor; Acısıyla tatlısıyla bir seneyi tamamladık.

Bisikletle akrobasi yarışmasından, benim çektiğim bir fotoğraf
Bu sene içerisinde ufak tefek işler ve kasabadaki liseli gençlerin projelerine (Asociación Jóvenes Solidarios) yardım etmek dışında belediyenin yerel kalkınma ofisinde yürüttüğümüz asıl proje de (Plan de Movilidad Sostenible) başarıya ulaştı. Kısa vadede hedefimize ulaşamasak da değişim gözle görülür bir hal almıştı. Fosil yakıt tüketimini azaltmak amacıyla yola çıktığımız bu çalışma sonunda okula giden öğrencilerin daha az araçla bırakıldığını gördük. Sabahları erken kalkıp çocuklarla birlikte okula gittik. Adını da "Yürüyen Okul Otobüsü" koyduk. İlk günler "hani, otobüs nerede?" sorusunu soran veliler oldu. Önce çocukları sonra ailelerini bilinçlendirdik. Okula yürüyerek gelen çocukların okul duvarındaki yılan resmine daha fazla yapışkan yapıştırmasına izin verdik. En fazla yapışkanı olan sınıflara toplar hediye ettik. Bu da "Trafik Yılanı Oyunu" olarak adlandırıldı. Zihinsel engelli arkadaşlarımız kaldırımlara park etmiş araçlara ceza makbuzu şeklinde davetiyeler koydu. Bu davetiyeleri alanlar, belediyenin zihinsel engelliler için oluşturduğu merkeze gelerek müzikler eşliğinde kaldırımlara neden ihtiyacımız olduğu üzerine ders aldılar. Daha fazla ilgi çekebilmek için konserlerden, bisikletle akrobasi yarışlarına kadar bir çok etkinlik ve bisiklet temalı fotoğraf yarışması düzenledik.  Benim asıl görevim bunları gerek afişlerle gerekse internet üzerinden duyurmak oldu. En sevdiğim işlerden biri; barda düzenlediğimiz "PubQuiz" yarışmalarıdır. Anında ödüllendirilen basit sorular sorduğumuz ve bilgilendirdiğimiz eğlenceli ortamlar oluşturduk. Soruları Laura ve ben sorduk. Yani İspanyol barında soru soran bir Türk ve bir Fransız. Benim sorularımı cevaplamaktan ziyade anlamakta zorlandıklarını söyleyebilirim :)

Hazırladığım posterlerden bir tanesi
Tüm bu çabalarımızın sonunda, Avrupa Hareketlilik Haftasını düzenleyen Avrupa Birliği Komisyonu tarafından oluşturulan listede 2011 yılı en iyi uygulamalar arasına girdik. Listede bulunan en küçük şehir bizimkiydi, o nedenle en büyük başarıyı biz gösterdik diye düşünüyoruz. Küçük olduğu için İspanya devletinden destek bile almayan bir şehir Avrupa'nın büyük şehirlerine örnek oldu. Bunu dört kişilik bir grup ile başardık. Bir market sahibi hariç bütün esnaflar bizi destekledi. Hediyeler ve ödüller için sponsor oldular. O market sahibinin bize karşı olmasının sebebi; araçla gelen müşterilerin daha çok alışveriş yaptığı yönündeydi ve bunu dile getirmek için marketinin önüne yayalaştırmaya karşı çıkan pankartlar bile asmıştı. Küçüktük ama içimizde karşı görüşler bile vardı ve bu bizi daha çok mutlu ediyordu.

Bu projenin bana kattığı şeyler arasında afiş tasarımı önde gelir. Tasarım konusunda hiç bilgim yokken şimdi nasıl bir organizasyona nasıl bir tasarımın yakışacağını rahatlıkla seçebiliyorum. Belediye çalışanları da gelişimimi fark ettiler. Kasabada çok eğlenceli posterler tasarlayarak ilgi çekmeyi başardım zaten amacımız da buydu.

Kısaca projenin sonu mutlu son oldu.